Türkiye’yi sarsan 20 gün - SEZAİ SARIOĞLU

27.07.2013 00:00 Türkiye’yi sarsan 20 gün - SEZAİ SARIOĞLU “Ay! Resmen devrim...” (Duvar Yazılarından)

Yıllardır birbirlerinden “zarar” eden bizim mahallenin çocuklarının birbirlerinden “kâr” ettikleri günler... Korku ve umutsuzluk eşiğinin aşıldığı, muktedirlerin zihniyet dünyasının “ilerici, demokrat” olduğuna dair “sol” liberal demagojinin beslediği algının kırıldığı günler... Toplumsal muhalefetin ve tek tek bireylerin kendi güçlerini keşfettikleri, sınadıkları ve birbirlerine “yan gözle/sözle” bakmadığı günler... Genç arkadaşımız Kerem Morgül’ün “sol popülerleşti, popüler kültür muhalif bir kimlik kazandı” cümlesiyle de okunmayı mümkün kılan günler...

Neredeyse bir aydır, öncü deprem olarak sarsan şimdilerde de “artçı” eylemlerle ayrı biçimlerde süren bu başkaldırıyı “sanat(çı)” odaklı okumak için ilk cümle şöyle kurulabilir: Her devrim nasıl ki bir sanat, bir şiirse, Gezi başkaldırısı da kendi özgünlüğü içinde, hem mecaz hem de hakikat olarak “devrim” ve “sanat”tır. Gezi Komün’üne dair henüz kırkını çıkarmadan pek çok söylence, analiz, soru ve cevabın oluşması, pek çok sanatsal disipline yeni şeyler vadetmesi derinden gelen dalganın derine nüfuz edeceğinin de delili. Nev-i şahsına münhasır bu cazhıraş doğaçlama başkaldırı, düz ayak, yatay ve hiyerarşisiz Komün “tamamlanmaya” itirazsa; “kazanmak-kaybetmek”, “bitirmek-devam etmek” şeklindeki mekanik ikilemden uzak durmak gerekiyor.
Hayatın her alanında her kesimde ilgi merkezi olan, evlere ve zihinlere nüfuz eden ezber bozucu kalkışmanın, hayatın içinde ve sanal ortamda oluşturduğu imgelerin, her biri bir şiir olan yaratıcı dilin ve pratiğin, onu sarıp sarmalayan özgürlükçü yaşamın (komün) bir “zihniyet devrimi” ve pratiği olduğunun altı çizilmelidir. Herkesin eski cümlelerinden farklı, yeni bir cümlesi ve yeni bir hatırası varsa bunun kıymeti bilinmeli...
Bu olağanüstü süreci “tanışmak ve yeniden tanışmak” üzerinden okumak mümkün. Hiç tanışmayanların ilk kez tanıştıkları, eski söylem ve eylem içinde tanışanların ise birbirleriyle yeniden tanıştıkları bir direniş öyküsüdür bu. Tarihen ve siyaseten eskimiş sözcüklerin gömüldüğü, eski ama eskimemiş sözcüklere yeni sözcüklerin eklendiği bir süreçte, eski kendimizden yeni kendimize taşınmanın bereketi de küçümsenmemeli. Edebiyatın hatta sanatın bir “abartma” olduğundan hareketle şöyle de söylenebilir: Korku eşiğinin aşılıp korkusuzluğa, umutsuzluk eşiğinin aşılıp umuda dönüşmesi, ölü harflerin canlanıp şiiri aşan şiir olması, kara/klasik (m)izahı aşan yeni bir mizah icat etmesi devrim algımıza ve devrim imgemize müdahale ettiğini başta kendimize itiraf etmek şart.

Sanatçı Gezi’nin neresinde?

“İşte böyle can kardeşim,/ Sade yazı yazarken değil, konuşurken de/ Hep çifte dikiş vuracaksın anlama!/ Dikişin biri bugün için, ama/ Asıl önemlisi, öbür dikiş kalacak yarına!..” (Can Yücel)
Etik, estetik ve politik bir yaratıcılıklar zinciri olan kalkışmanın kendisinin sanat ve şiir olduğunu söyledik. İsyan sanat olunca sanatçıların “gölge” olmalarından doğal ve “iyi” ne olabilir ki? Gezi isyanı sanatçılara “gölge etme başka ihsan istemez”, demediyse de edebiyattan çok edebiyat, şiirden çok şiir, mizahtan çok mizah olarak onları “gölgede” bıraktığı söylenebilir.
Bu durum katılan, destek veren sanatçıları küçümsemek değildir, tersine onları, elitizmden arındırıp diğer insanlarla “eşitleyerek” başka bir değerler sistemine çağırmaktır. Bu bağlamda eylemin parçası olan sanatçıların varlığı, eylemlerin siyasi-sanatsal bağlamda sorunsuz bir çizgide ilerlediği anlamına gelmiyor. Özellikle “ulusalcı-sosyalist” sanatçıların ve siyaset erbabının, başkaldırıya “ulusalcı” sembollerle bezemeyi, eylem ipinin ucunu 1923’e bağlamayı denedikleri ama başaramadıklarının altını çizmek gerekiyor. Özellikle “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” üzerinden hegemonya kurmak isteyenlere karşı, “Kimsenin askeri olmadık olmayacağız” şeklindeki Gezi günlerine damgasını vuran sloganın bu cenahı ve sanatçılarını “umduklarını bulamayan, buldukların anlayamayanlar” olarak kenara itti.
Devlete ve resmi tarihe kayıtlı bu “sanatçı” modelinin kökenlerini anlamak için tarihsel-siyasal bir Gezi yapalım: 1965-72, 1974-80 dönemlerindeki sosyalist “kopuşlar” bir yana, Kemalizm’e; onun vadettiği ve vazettiği modernizme kayıtlı, statükoya itaat eden sanatçılardan oluşan bir geleneğin sürdüğü biliniyor. Politik bir ifadeyle, zor ve rıza mekanizmalarıyla inkar ve asimilasyonu temel alan, ulus devlet paradigmasını kutsayan, siyaset ve sanat bahsinde milliyetçiliğe, ırkçılığa denk düşen “üniter” ve “muvazzaf” sanatçı/şair tipolojisi... Kürt meselesinin, yeni kavramlarla ve pratiklerle yeniden zuhur ettiği son kırk yıl boyunca özellikle Kemalizm’den “kopan!” sanatçıların “enternasyonalizme” doğru meyledecebilecekleri ihtimalinin tersine işlediği bir trajedidir. Kürt mücadelesinin sürece damgasını vurduğu bu dönem, her sanatsal-siyasal duruşu yeniden test etme ve “suç üstü” yapma işlevini gördü. Son kırk yılda, yerel ve evrensel sosyalizm deneyimlerinin yenilmesiyle aynı dönemde zuhur eden Kürt hareketi, “kopanla”, “kopmuş gibi” yapanı ayrıştırdı. Böylece, “Kemalist aydınlanma”dan, “koparak” “sosyalist aydınlanma”ya geçtiği ve “enternasyonalizme” kayıtlandığı varsayılan sanatçıların çoğunluğunun yeniden devlete, resmi tarihe ve kapitalizme kayıt yaptırdıklarına tanık olduk. Kemalizme kayıtlanan ya da tüm sanatsal-siyasal refleksleri oradan nemalanan ama ne hikmetse kendini retorik olarak “sosyalist” olarak dillendiren sanatçıların, on yıllık AKP döneminde din korkusuyla da “kayıtlarını” “kesin kayıta” dönüştürdüklerine tanık olduk.
Bu kısa yolculuktan sonra gelelim Gezi günlerine: Gezi başkaldırısı bu sanatçıların geleneksel ve güncel konumlanışlarını değiştirmedi. Tanıdığım ve tanımladığım bu sanatçılar açısından sadece geçici bir ezber bozulmasından söz edilebilir. Kendilerini Kemalizm’in cevap anahtarı olarak gören bu sanatçıların cevaplarına, kendilerine ve hatta sanatsal ürünlerine ne kadar şüpheyle baktıklarını/bakacaklarını, bu çok sorulu kalkışmadan hangi soruları biriktirdiklerini önümüzdeki süreçte göreceğiz. Onların konumlanışları Nietzche’nin “... aklın ilk esneyişi, pozitivizmin horoz ötüşü...” cümlesiyle özetlenebilir. Onlar için, Kemalizm’in ötüşünü ezel-ebet olarak siyasete ve sanata tercüme ededursunlar, demek dışında yapacağımız bir şey yok. 
Bir zamanlar sosyalizmi ağzından düşürmeyen ama şimdilerde artık kırk devrim yapılsa bile iflah olmayacak sanatçılar üzerinden bu isyanı okumak ya da “dertlenerek”, “öfkelenerek” boşa mesai harcamak yerine “zuhur” eden yeni sanata ve sanatçıya çırak durmak gerek. Bu nedenle bizi asıl ilgilendiren, süreç içinde biriken ve Gezi olaylarında zuhur eden sanat pratiklerine, yaratıcılıklara ve bu isyana damgasını vuran “isyancı” ve “sanatçı” tipolojisiyle nasıl ilişkilenip yakın mesai yapacağımızdır. Öte yandan zihniyet ve eylem dünyamıza çok çarpıcı ve yaratıcı söylemlerle ve eylemlerle müdahale edip depremler yaratan bu “EYLEMCE”nin bizzat kendi yaratıcıları tarafından da nasıl algılanacağı, hangi genel/özel sonuçlar/dersler çıkarılacağı da merak konusudur. Gezi’de yaratılanların ve öğrenilenlerin sahiciliğinin sınanacağı yerlerden birisi de başta Kürtler olmak üzere diğer mazlumların varlıkları, talepleriyle ilişkisidir.
Bir diğer sanatsal- siyasal birikim/nüve yaratılan enerjinin Barış sürecine eklemlenme ihtimalidir. “Ateş kıs”ı da içeren Barış süreci, “Batı”da da toplumsal özne gerektiriyorsa, bunun rüşeym halinde bu eylemlerde oluştuğu söylenebilir. Devletle ve resmi tarihle “sıcak temasın” tersi olan bu “sıcak teması” kaybetmemek gerek. Çünkü politik ve sanatsal yaratıcılıklar içindeki her sıcak temas, başkalarının varlığına ve acılarına bakmanın da aynasıdır. Bu “sıcak temas”, milliyetçiliği ve şovenizmi üreten, inkarcı “soğuk temas”ın alternatifi olarak son derece müjdeli ve kıymetlidir. Hal böyle olunca Kürt siyasasının ve sanatçılarının, açığa çıkan ve çıkacak bu yaratıcı hallerle “sembolik”, “temsili” ilişkilenmekten öteye, kimyamızı değiştiren bu “imgeler komünü”yle “eşit” özneler olarak organik ilişki kurması beklenmeli ve ümit edilmelidir.
Gözardı edilmemesi gereken bir başka dinamik de sürecin politik-sanatsal dinamiklerinden birinin İhsan Eliaçık’ın başını çektiği Anti Kapitalist Müslüman aktivistler ve sanatçılar olduğudur. İtiraz ve işaret parmaklarını yitirmeyen bizim mahallenin renkahenk muhaliflerinin İslamcılarla sahadaki doğal/normal birlikteliğini heba etmemenin yolu, zalime ve resmi İslama karşı direnen bu muhalif “İslam” algısını ötekileştirmeden onlarla teması ve tanışmayı içerir. Bu açıdan, Ali Şeriati ve Ebuzer-i Gifari ekolünden öykücü öğretmen Ahmet Örs’ün “Müslümanlar İçin Muhasebe Gezi’si” başlıklı “Gezi Parkı sürecinden Müslümanlar olarak mağlubiyetle çıktık” spotlu yazısından bir bölümü paylaşmakta yarar var: “28 Şubatla başlayan terbiye süreci Gezi Parkı ayaklanmasıyla zirveye ulaşmış ve İslami çevrelerin önemli bir kısmı kesin ve çok daha kuvvetli bir şekilde 6. Filo günlerine dönerek egemen sistemin, dolayısıyla da onun ittifaklarının safında yer tutmuştur. Tevhidi uyanış süreci diye tabir olunan uzun sayfa da böylece kapanmış oldu. (...) Gezi Parkına yapılan ilk ve son saldırılarda mümin erkek ve kadınlar olarak bir insan zinciri oluşturarak sermayenin bekçilerine karşı mukavemet edebilseydik bugün ülkede zihinsel bir devrime vesile olacaktık. Dolayısıyla özgüven ve kararlılıkla bundan sonraki süreçlerde çok daha hızlı inisiyatif almaya; tarihi akışın dışına düşmemeye özen göstermeliyiz...”
Sonuç olarak, bu kalkışma, her Gezi’ye katılanın gezgin olamayacağının da delilidir. Gezgin olmanın diyalektiği, Gezi boyunca yaratılan değerlerden öğrenilenleri üstüne başına yakıştırmak ve başka ezilenlerin mücadelelerinde sınamaktır. Kendi bilgisinin bilgesi olmayan sanatçıların, siyasilerin bu kalkışmadan öğrenecekleri kendi varlıkları ve imgeleriyle sınırlıdır. Bu nedenle, dünyayı yorumlamak ve değiştirmek bahsinde bu muhteşem Gezi’den öğrenmenin alfabesi, “efendimiz acemilik” diyerek yeni bir hayatın, toplumun ve yeni bir aşkın acemisi olmayı göze almaktır... Gezi Direnişi anlama çifte dikişten fazlasını vurduysa, uzakta olanları yakına getirip hayatlarımıza soktuysa, bir yokmuşları bir varmış kıldıysa bize düşen, daha çok duvar yazısı, daha çok şiir, daha çok mizah özetle daha çok devrim olmanın heveskarı olmaktır...
 Bijî’m mahallenin çocuklarına Gezi bağlarında dolanırken duyurulur...


455


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

Diğer GÜNCEL haberleri


  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 2743

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.