ŞAİR, KENDİNE YENİ BİR ANA RAHMİ YARATANDIR

08.02.2014 00:01 ŞAİR, KENDİNE YENİ BİR ANA RAHMİ YARATANDIR Eğer biz, ağaçların, çiçeklerin, hayvanların, yağmurların, taşların, otların kaderlerinden kader edinemezsek kendimize, biraz yavaşlatılmış bir hayatla azıcık soluk almazsak, hepimiz birer Amok Koşucusu olarak çatlayıp öleceğiz.

Şükrü Erbaş`la Söyleşi: Mesut Varlık 


Şükrü Erbaş, taşradan bahsederken nostaljinin tuzağına düşmeden; işçilerden, azınlıklardan, ezilenlerden, dışlananlardan bahsederken romantik savunuculuklar yapmadan; kadınlardan, aşktan, cinsellikten bahsederken “Genelev Mektupları” yazmayı es geçmeden; doğadan bahsederken insanı, insandan bahsederken toplumu, toplumdan bahsederken düzeni, düzenden bahsederken yine insanı unutmadan kurar şiirini.


Böyle bir düşünsel arka planın üzerine kurduğu lirik şiirinde, kendi varoluşsal meselelerini, toplumsal çerçeveden bir an olsun uzaklaşmaksızın dile getirir. Kendi özel yaşamından, gündelik hayatından, insan ilişkilerinden, gördüklerinden, tanık olduklarından hareketle toplumsal olanı ortaya koyar. Bunun için hemen her toplumsal sınıf, onun şiirinde kendisine bir yer bulur. Çünkü Şükrü Erbaş’ın şiirinde, mücadele edilmesi gereken sistem, onu çoğaltan insanlarıyla birlikte kavranır.


2000’lerde, yeni bir döneme girilir Erbaş şiirinde. Şiirinin odağını insan ve toplum oluşturuyorken, artık bir üst şemsiyeye geçilir: Doğa. “Ölüm İyiliği” şiirinin girişinde alıntıladığı, Dostoyevski’nin “Budala” romanında geçen “Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor,” cümlesi, bu yeni döneminin mottosunu oluşturur.


Sözü daha fazla uzatmadan, Şükrü Erbaş’ı dinlemek en iyisi olacak. Geçen yıl Altın Portakal Şiir Ödülü’nü aldı Erbaş. 22 Şubat 2014, Cumartesi günü Antalya’da gerçekleştirilecek Altın Portakal Şiir Sempozyumu ise onun şiiri üzerine odaklanacak.


Mesut Varlık: Altın Portakal Şiir Sempozyumu için konuşma metinleri önceden hazırlandı ve bir kitap halinde yayımlandı. Şiiriniz hakkında edilen sözleri toplu halde okuyunca ne düşündünüz? Yeri gelmişken, Türkiye’deki şiir eleştirisini nasıl gördüğünüzü de sormak isterim.


Şükrü Erbaş: Açık söylemek gerekirse, şiirim hakkında kapsamlı bir okuma, eleştiri yapılsın isterdim. Bugüne kadar azımsanmayacak sayıda yazı yazıldı ama birkaçı hariç hepsi de kitap tanıtım yazısı diyebileceğimiz oylumdaydı. İnsan, yıllar geçtikçe, yazdıklarının bir başka akıl, bir başka kalp tarafından nasıl okunduğunu merak ediyor. Bu ödülün sanırım en iyi yanı, farklı okumalardan oluşmuş topluca bir fotoğraf olarak kendinize bakmanız. Tabii ilgilenen okur için de geçerli bu. Ne düşündüğüme gelince… Yazarken murat ettiğimin ötesinde ilişkilendirmeler gördüm. Bazen bir dize, cümle, şiirin bütünü, aklınızı, kalbinizi esir alır. Ufkunuz ne kadar geniş olursa olsun, yazdığınıza kıyamazsınız. Israrla, yüklediğiniz çağrışımla sınırlı kalsın istersiniz. Gelen yazılar beni bu açıdan çoğalttı. Sözün, benden öte vardığı yerleri gördüm. Yer yer, sözlerimin yerini bulmuş olmasından hoşnut oldum. Bazen kendimle alay ettim. Moliére’in “Kibarlık Budalası”ndaydı sanırım, Harpagon, soylular sınıfına girmek için dersler alır, nazımla nesiri anlatmaktadır hocası, bir ara “Demek ben kırk yıldır nesir konuşuyormuşum,” der.Çözümlemelerin, değerlendirmelerin bazılarında kendi kendime böyle gülümseyiverdim. Bazen, “haremini ele güne açmak” tedirginliği yaşadım. Ama daha çok, insanları yordum diye tuhaf bir mahcubiyet duygusuyla kıvrandım.


Şiir eleştirisine gelince… Uzun ve sıkıntılı bir konu. Biraz zalim bir değerlendirme olacak ama roman eleştirisinin yanında çok mu çok zayıf kaldı­ğını düşünüyorum. Herkesin tereddütsüz ilk aklına gelecek birkaç isimden başka, şairi bütün bir hayatı ve yapıtlarıyla, kitap oylumunda inceleyen çalışmalar yok. Daha çok şairlerin şairler hakkında yazdığı yazılarla sürüp giden bir yoksulluk var. Oysa dün de, bugün de şiirimiz, çok daha kapsamlı çalışmaları hak ediyor.


Mesut Varlık: Hem siyasal anlamda hayatınız boyunca aktif oldunuz, hem de şiir konusunda hemen her davete iştirak ettiniz. Eylem ile şiir arasında nasıl bir bağ var sizin için? Aktivizmin şiirinize zarar verdiğini hissettiğiniz dönemler oldu mu?


Şükrü Arbaş: Aklıma, Abbas Sayar’ın bir sözü geldi. Rakıyla ilişkisini sormuştu bir gazeteci, “uçuk bir İsa tasviri gibi” yaşayan benim güzel ağabeyim, “Efendim, rakı benim için hem bir tahrik, hem bir tahrip unsuru olmuştur,” demişti. Evet, hayatım, siyasal anlamda hep bir koşuşturma içinde geçti. Bu, inandığım değerlerin varlık bulabilmesi için zorunluydu. “Yazdım, okuyan okur, okumayan okumaz,” diyemedim. Yaşadığım coğrafyada, söylediğin sözün önünde ardında durmak gerekiyordu. İnsanlar, yazdıklarınızdan yola çıkarak yazmadıklarınızı da bilmek istiyordu. Yalnızlıklarını, gelecek dünya hayallerini, harflerin dışında bir de senin boy aynanda görmek istiyorlardı. Bu, sanırım bizim gibi toplumlarda, magazinel bir meraktan öte, kültürel ve insani bir duyarlılık. Yorucu oluyor ama o kadar çok insandan o kadar çok şey öğreniyorum ki… Haydi, bizim Hasan Ali’den (Toptaş) bir dayanak daha bulayım kendime: “Bakışmak dokunmaya ne kadar yakın,” der ya benim güzel dostum; şiiri, devrimi, aşkı odağına almış konuşmak ve dinlemek de yazmaya o kadar yakın… Yorgun düşmeye birazcık daha vaktim var sanıyorum.


Mesut Varlık: İlk şiirlerinizden itibaren, şiirinizin şaşırtıcı bir tutarlılık içerisinde bugünlere kadar ilerlediği, yenilendiği görülebiliyor. Sanki en başından kendi şiirinizin coğrafyasını belirlemiş gibisiniz. Şiirinizin harcında ne var da zamana direnebiliyor?


Şükrü Erbaş: Zaman dediğin yaklaşık kırk yıl şimdilik… Böyle bir değerlendirme için erken. Bunu söylerken, Yunus, Karac’oğlan, Binbir Gece Masalları, Sadi, Hafız ve daha pek çok isim geliyor aklıma. Yine de, kırk yılla sınırlı olarak bir şey demem gerekirse… Öncelikle, yaşadığım hayatın, ülkenin, toplumun beni yazmaya götüren “dert”lerinde, emek odaklı eşit-adil-özgür bir dünya kurulması adına, neredeyse hiçbir değişikliğin olmamasını söyleyebilirim. Hatta daha da ağır bir yere gitti, gidiyor. Dolayısıyla sözümün de, tutumumun da içinde mayalandığı, şekillendiği bu düzenle olan sorunum tuhaf bir “istikrar” gösteriyor! Şunu yapmaya çalıştım: İnsanın güncel kuşatılmışlığını, yalnızlığını, yabancılaşmasını, toplumsal ve tarihsel bir perspektife oturtarak; doğayla insan ilişkisindeki yıkıcı ve kurucu diyalektiği göz ardı etmemeye çalışarak; söylemeye çalıştığım her şeyi tiftik tiftik dile dönüştürerek; en özelden en genele yazmaya değer bulduğum ne varsa, çok geniş bir atlas içine yerleştirerek görmeye, söylemeye çalıştım.

Daha pek çok süslü laf ederim ama burada keselim isterseniz. “Zamana direnme” dediğin, gördüğünüz gibi çaresizlikten başka bir şey değil…


Mesut Varlık: Şairin kendi şiiri hakkında konuşması zordur elbet ama kendi şiirinizin nasıl anlaşılmasını, nasıl okunmasını görmek istersiniz?


Şükrü Erbaş: Her sözüme birilerinden dayanaklar, örnekler, bahaneler aradığım düşünülmesin ama söylemeden geçmek, sözümü eksik bırakmak gibi olacak: Neşet Ertaş’a soruyor bir gazeteci, “Efendim, türkülerinizi pek çok insan okuyor, dinleyince ne düşünüyorsunuz?” Bu büyük abdaldan, türkülerine yakışan bir mahcup yanıt: “Efendim sağ olsunlar, okusunlar da yanlış yerlere basıyorlar. Ben türkülerinin her bir lafı üzerinde çok fazla yorulan bir insanım.” Şiirim, su gibi akıp giden bir şiirdir. Sözün derinliğini, çağrışımın büyüklüğünü, aklın ve kalbin menevişini bir duruluk içine gizlemek kolay olmuyor. Neredeyse aynı anlama gelen iki sözcüğü bir dizede kullanmışsam, aralarında yaratmaya çalıştığım ayrımın görülmesini bekliyorum. Yoksa çektiğim acıya yazık olacak. Yoksa sözüm harfler hapishanesine dönecek. İdeolojik, politik, etik bir paydaşlık değil önceliğim. Derdim şiire dönüşmemişse, savunduğum bütün değerlere kötülük etmiş olurum. “Okurum” sözünden çok utanırım. Benim keder ve heves yoldaşlarımın şiirimi böyle bir incelikle okumasını beklerim.


Mesut Varlık: “Dipnot” şiirinde “Babanızı sevin diye öldürdüm babamı” diyorsunuz. Şiirlerinizdeki baba imgesinin, kızgınlıktan onu anlamaya doğru değişimi sözkonusu. Anne ise hep arkada, hep silik… Şiir, şairin kazı alanı mıdır?


Şükrü Erbaş: Yazdıkları birebir kendi yaşadıkları olmasa da, evet, kazı alanıdır. Bizi sadece yaşadıklarımız oluşturmaz; yazıya döktüğümüz ne varsa, artık bizim hayatımız olmuştur. Edebiyattan söz ediyoruz; birebir yaşadıklarımızdan yola çıkarak yazdıklarımız da metin bittiğinde artık sadece bizim yaşadıklarımız değildir. Şair, yazar, kendine yeni bir ana rahmi yaratan kişidir. Ona varoluş acısı veren her şey, bu ana rahminde hayatı yücelten bir simyayla başka bir dünya tasavvuruna dönüşür. Yoksa edebiyat olmaz ortada. Baba ve anne imgelerine gelince. Çok görülür şiirlerimde, çok soruldu. Babamın yaşarken bana –yalnız bana değil, anneme, kardeşlerime de– göstermediği sevgiyi, yaza yaza ölmüş babamdan almaya çalıştım. Yaza yaza anladım onu. Çektiğim acıyı unuttum. Onun kendisine çektirdiğine acımaya başladım. Ben, yarama harflerden tütünler bastım ama babam, yarasının yara olduğunu bilmeden dünyamızdan ayrıldı. Anneme gelince… Sadece şunu söyleyeyim; yaşıyor, 82 yaşında, yaşadığı acıyı ve kötülükleri iyilikle telafi etmeye çalışıyor ve dünya kadar dayak yediği babamı özlüyor…


Mesut Varlık: Şiirinizin içine girdiği bu son döneminde, doğa önemli bir yer tutuyor. Ama bu asla ilkel yaşam formuna geri dönmeyi içermiyor. İlerleme ve hız devam ederken, doğayla nasıl buluşacağız?


Şükrü Erbaş: İnsanın mayasında ahmaklık derecesinde bir gamsızlık var galiba. Bir şeyi, ancak onu kaybetmeye başladığında sevmeye başlıyor. Ve fakat, heyhat, o sevmeye başladığı neyse, çoktan menzilin dışına çıkmıştır. Belki de Necatigil’in dediği gibi bazı şiirler bazı yaşları bekliyor. Doğanın ve insanın nasıl bir mucize olduğunu görmeden, bu sonsuzluğu canında duymadan, kim, neden söz edebilir ki… Biraz böyle bir telaş sanırım. Hani Sofokles, “Yaşamayı hiç kimse, yaşlı bir insan kadar sevemez,” der ya… Neyse, şu “ilerleme ve hız”a gelecek olursak… Eğer biz, ağaçların, çiçeklerin, hayvanların, yağmurların, taşların, otların kaderlerinden kader edinemezsek kendimize, biraz yavaşlatılmış bir hayatla azıcık soluk almazsak, hepimiz birer Amok Koşucusu olarak çatlayıp öleceğiz. Ya ilkel bir yaşam formu, ya da hızın herkesi toza dönüştürdüğü bir ilerleme… İnsan üçüncü seçeneği yaratmazsa, iki ölümden birisini seçecektir. Daha doğrusu çaresizce seçmiştir çoktan…


Mesut Varlık: Nostalji tuzağına düşmeden taşranın yaşadığı dönüşümü şiirinizin hemen her döneminde kayıt altına alıyorsunuz. Taşranın dönüşümü sizin için neden/nasıl bir öneme sahip; ne ifade ediyor?


Şükrü Erbaş: “Taşra” benim ana rahmim. Ölene dek sürecek mazlumluğum. Ergenlik sivilcelerim. Aynaların hep başkalarını gösterdiği bir can sıkıntısı. Issızlık çanı. Sevincin bile yaprak döktüğü bir yoksulluk. Kendine bile katı bu yüzden. Rüyası kalbine ceza. Bedeni ayrı hapishane. Hayran ve küçümser. Yine de masum. Uzar gider bu…


Uzun uzun sosyolojik çözümlemeler yavan gelir bana. Taşra, aklını da bedenini de özgür kılacak; evinin, mahallesinin, kentinin sınırlarının dünyanın ta öbür ucuna uzandığını görecek; kendini başkalarıyla birlikte sevebilecek bir hayatı, masumiyetini yitirmeden yaşamalı. Bu nasıl olur, kim becerir, bilmiyorum ama bu olmazsa, çağdaş, modern, uygar vs. dediğimiz bir kent yaşamı da olmayacak.


Mesut Varlık: “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiiriniz vaktiyle çok tartışılmıştı. Köylüler hakkında şimdi ne düşünüyorsunuz? Yeni kentlileri ne yapacağız?


Şükrü Erbaş: Yaklaşık 25 yıl oldu o şiir yazılalı. Hâlâ öyle çok karşıma çıkıyor ki; soru kılığında, övgü kılığında, sövgü kılığında. Önceleri kızdığım, kırıldığım olurdu, artık gülümseyerek dinliyorum söylenenleri. Brecht, “İyilik etmenin gerekli olmadığı bir toplumdur insana yakışan,” der ya, bu şiirin, insanların hayatında bir harf bile karşılığının kalmadığı, kimsenin dönüp bakmadığı zamanları görmeyi o kadar çok isterim ki… Ne yazık ki derdi ağırlaşarak sürüyor. Şiirin en derinlerdeki muradından birisi de, kent ve kentlilik kavramı üzerinde insanların azıcık düşünmeleriydi.

Soru basit: Diyelim, 15 milyon insanın yaşadığı “mega-kent” İstanbul’da, felsefe, bilim, sanat, insan hakları, özgürlük, barış, zaman, aşk, ölüm vb. kavram­ları hayatının odağına alarak; bunlardan kendisine huzursuzluklar yaratarak; varlığının kendinden önceki tüm zamanlardan, dünyanın tüm varlıklarından oluşmuş bir mucize olduğunu canında duyarak yaşayan kaç kişi vardır? Peki, kocaman “modern” yapılar içinde köy odası kültürüyle yaşayan kaç kişi var? Bizim derin yaramız, bu iki soruya verilecek yanıtta kanamaktadır.


Mesut Varlık: Türkiye’nin kültür hayatını nasıl yorumluyorsunuz? İçinden geçmekte olduğumuz günlerden geriye neler kalacak sizce?


Şükrü Erbaş: Bir moloz yığını kalacak… Camdan, betondan, plastikten, şımarık paradan, kan pıhtısı arzulardan, kırılmış onurlardan, küçük düşmüş emekten, kapıkulu ahlakından, dine dönmüş hızdan, şiddetin baş dönmesinden geriye ancak bir moloz yığını kalır. İşte bu yüzden şiire, edebiyata, müziğe, resme inanıyorum. İyi kötü bir “uygarlık” yaratılabilmişsek, bunu geleceğe ancak bunlar taşıyacaktır. Zaman zaman tuhaf bir fantazi kurarım. Bilmem kaç bin yıl sonra, bu dünya yerle bir olacak; yeni bir dünya kurulacak; insanlar geçmişe ilişkin kazılar yapacaklar… Öyle inanıyorum ki bulacakları, bugüne kadar bulunmuş, İnka, Aztek, Mısır, Roma, Yunan, Uzak Doğu vb. uygarlıklarından kalan binlerce yıllık bir geçmişten başka bir şey olmayacak.



Etiketler: şükrü erbaş - mesut varlık - söyleşi - şiir - altın portakal - sempozyum - bağbozumu şarkıları

Diğer SÖYLEŞİ haberleri


  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1449

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.