• Ana Sayfa
  • »
  • `SANAT KOMPLOSU`NU `BAKIŞIN MÜLKSÜZLEŞTİRİLMESİ`YLE KARŞILAMAK

`SANAT KOMPLOSU`NU `BAKIŞIN MÜLKSÜZLEŞTİRİLMESİ`YLE KARŞILAMAK

Baudrillard’ın “Sanat Komplosu” adlı metniyle Ranciere’nin “Bakışın Özgürleşmesi” adlı çalışmasını birlikte okumak, Mallare, Rimbaud ve Artaud soyundan tüm düşünür, edebiyatçı ve sanatçılara şimdi buradan selam çakma babında bir edim olmaya müsait.
Yönünü kaybetmiş olan çağımızda kavramlar imgelerin önünde diz çökmüş ve bakış apoletlendiğinden, hakikat artık gerçeğe benzemez hale gelmiştir. Hakikatimsi olan gerçek, hakikatin kaynağındaki olaydan yoksundur. Gerçeğin meydanında meydandan başka bir şey meydana gelmediğinden, sanat ancak bir hakikat ve olay olarak gerçek olandan hakiki olana, zorunluluk mekanından özgürlük uzamına sarkabilir. Mallarme eksiltme ve yalıtmayla, Rimbaud ve Artaud mevcut kılma ve kesintiye uğratmayla düşüncenin duyumsanmasını, hedeflemişlerdir sanatlarında. Böylece, varlık ve olayın düğümlendiği yerlerde hakikati görünür ve duyulur kılmak istemişlerdir. 

Baudrillard’ın “Sanat Komplosu” adlı metniyle Ranciere’nin “Bakışın Özgürleşmesi” adlı çalışmasını birlikte okumak, Mallare, Rimbaud ve Artaud soyundan tüm düşünür, edebiyatçı ve sanatçılara şimdi buradan selam çakma babında bir edim olmaya müsait. Bu okuma, doğuran bir edim olarak, mevcudiyetin tutsağı ve yeniden üreticisine dönüştürülmüş sanat ve felsefenin ayarını bozacak, uygunsuz hal ve biçimleriyle yeniden yurtsuzlaştırılmasını kışkırtacaktır. 

Paris banliyölerinde, 2005 ayaklanması sırasında, Şehir Kampı adlı bir sanatçı grubu, “Ben ve Biz” adlı çalışmasıyla, varoluşsal ve politik bir mekansal paradoksa işaret eder. Yoksul(n)luğun, yalnız olmayı imkansızlaştıran bir “yaşam” boyutu ve “toplumsal” ilişki biçimi olduğuna işaret ederek, ben olma kudretinden yoksun bırakılmayı, bir kesinti ve uyuşmazlık alanına dönüştürür. Bu sanatsal “olay-durum-öznellik” yaratma sürecine, her şehir sakini, kendi estetik-politik-varoluşsal sloganını üzerine yazdığı tişörtünü giyerek katılır. İşte bu çalışmaya katılan, türbanlı bir kent yoksulu kadının; “İçini doldurabileceğim boş bir kelime istiyorum!” imgesine sırtını dayar Jean Baudrillard’ın “Sanat Komplosu” makalesindeki, sanat düzenine sövgüsü. İçini doldurabileceği bir kelime arayan kadından 40 yıl önce Baudrillard’ın yazdığı makale, o kelimenin estetik ilkesine yaslar sırtını. Görünür ve duyulur olanın işaretlerini ve hudutlarını değiştiren, algıda duygusal çatlaklar yaratan bir kurmaca olarak “Ben Ve Biz”, çerçeveleri, ölçütleri, ritimleri değiştirerek, uyuşmazlık anları koparır sistemin zamanından. O anlarda zuhur eden durum ve olayda vuku bulacak olan öznellikte bir sanatın arayışı, bunun olmayışının, bunca çok olmayışın öfkesi olarak bakılabilir “Sanat Komplosu”ndaki estetik-kültür-uygarlık hoşnutsuzluğuna. 

Bayağılığa, atıklara, vasatlığa, değer ve ideoloji yükleyen çağdaş sanatın hep el üstünde tutulmasına çatan, aslında anlamsızlık ve hükümsüzlü bir hiç olduğunu, varlık nedeninin kalmadığını 1966’a Jean Baudrillar’ın “Sanat Komplosu” makalesi, sanatta bastırılanın geri dönüşü olarak okunabilir. Bu makaleyi yazmaya iten deneyim ise, bir komploya suç ortaklığı içinde gördüğü, Venedik Bienali’nde gördüğü sanatın, sinik bir biçimde sanat dışı alanlara alet edilmiş olmasıdır. Sylvere Lotringer, “Kesinlikle haklıydı da. Bugün çağdaş sanatın düşman bir izleyici kitlesiyle kuşatıldığını ve takviye kuvvetlerine fena halde ihtiyacı olduğunu, kim yadsıyabilir? Sanatçılar ve sanat tacirleri, küratörler, eleştirmenler, koleksiyoncular, sponorlar, spekülatörler ve elbette sanatın artıklarıyla beslenen ne kadar çok sösyetik, züppe, beleşçi, sahtekar varsa hepsi, bütün o asalak takımı, sırf sanatı aşağılık tüketimcilikten kurtarmak için kahraman kesilip kendilerini feda etmiyorlar mı?” diyor. 

Kültüre saygısızlığı, Sitüasyonistler’den daha ilkel olan Baudrillard’ın sanat müfrezesi karşısındaki sövgüsü, parlak bir skandal olarak şehvetli bir ürperti yaratsa da, sanat sevicileri ve sanat düzeni tarafından, eleştiri, gösteri – tüketim düzenine içkin bir karşı söyleme dönüştürülerek soğurulmaya çalışılmıştır. Ama sanat düzeninin kursağına takılan, tırnağına batan, dirseğine çarpan uygunsuz bir benzerlik olarak burjuva sırıtışın saklamaya çalıştığı acısı ve pudralamaya çalıştığı çürük dişi olarak kat edilmezliğini koruyor. Gösteri toplumuna mesafelenmenin olanaksız olduğunu düşünen Baudrillard, sanattan arınmayı önerdiğinde, Sitüasyonistlerin de ötesine sarkarak, meydan okumanın şövalye ruhuna davet eder. Sistemin simgesel kutsallarına dil uzatarak üzerine yürüdüğü tapınakların duacısına dönüştürülen, bilinçdışını kitsch’e çeviren Sürrealizm’in ve metanın vitrinlerdeki hokkabazına dönüşen Pop - Art’ın buruşuk yüzü tüm görüntülerde metastaz yapmış durumda. Gösteri ve tüketim sistemi, en ayıp küfrü ve her şirk koşma denemesini kendisine sıçrama noktası olarak çevrime çekiyor. Sistemin her şeyi yutan bir kara delik olduğu söylenebilir. Estetik ilkenin sonunda, yüceltilen tüketim nesneleri sunan sanat, vitrin ve caydırma düzeneği olarak işliyor. Dolayısıyla en radikal ve kökten saldırı biçimleri, hatta özellikle radikal ve kökten olanları, nihayetinde palyatif kalmaya yazgılı. Sistemin aşkınlığına çatarken, o içkinleşmekte, içrek bir müdahalede ise aşkınlaştırmakta kendini. Sistemin karnı sırtı belli değil. 

Lotringer’e göre sanat alanına sızan bir hain olarak Baudrillard, Sanat Komplosu’nu yazmanın eşiğindeyken “ağzı laf yapan kentli züppelere güvenmeyen bir köylünün sezgisiyle, karanlık bir şeylerin döndüğünü seziyordu.” İşte bu sezdiği şeyin adı, tüm yaltaklanmalar karşılığında, bir teşekkür babında “Sanat Komplosu”dur. “Yirmisinde patafizikçi, otuzunda sitüasyonist, kırkında ütopyacı, ellisinde transversal, altmışında viral ve metaleptik. İşte hayat hikayem.” diyen Baudrillard, hiçbir yasanın, ilkenin ve buyruğun kat edemediği bir yere kurmuştur çadırını. Çığ gelse de, tarih çökse de, sanat ölse de, devrim sahipsiz kalsa da o orada bir şey, bir yer olarak asap bozmayı sürdürmektedir. Asabı, ayarı bozulmuş, ölçü bilmez bir şeyler mayalanır orada. Fark edilmeyecek kadar küçük bir şeyin dünyaya sığmazlığındaki tekinsizliktir bu. 

Sanata tutkusuz bir gözle bakan Marcel Duchamp ve hiçliği imgeye iade eden Andy Warhol’un, sanat düzenine, yasası saptanamayan müdahalelerinden sonra; Nietzsche’nin kahkahasıyla aynı soydan gelen bu iki satirik alaycının, sanatın bedeninde bıraktığı izlerden sonra, meta ve gösteri tapınaklarının önünde diz çöken, kendi tarihinin ve varlık nedeninin enkazında eşelenen çağdaş sanatın gerçeklikle toplamı hiçliktir. Artık sanatın buradan çıkışı ancak Duchamp’ın sırtına basarak mümkündü. Ama bu züppeliğin kefaretini ödediğnde artık elinde hiçbir şey kalmamıştır çağdaş sanatın. Elinde hiçbir şey kalmamıştır, çünkü kendisi piyasanın şarlatanına dönüşmüştür, var kalmanın bedelini ödediğinde. Ortada zemin kalmadığında sanata yer-yurt bulmak; Duchamp’ın saldırısını bir sanat paradigmasına dönüştürmek, ancak sanatın anoreksik döngüye kapanmasıyla mümkün olmuştur. 

İmgenin, düş gücünün ve estetik ilkenin ardından yas tutan, melankolinin kefaretini yararsız kusursuzlaştırma takıntısıyla ödeyen uygarlık, imkansız bir takasın estetik formuna tutsak düşmüştür. “Sanat, artık bayağılığın üst-dilinden ibaret. Dramdan yoksun.” diyen Baudrillard’a göre sanata musallat olan meta cini, metanın habis ruhu, aynıya aynıyı eklemekle cezalandırmıştır sanatı. Uygarlığın, kültürün ve sanatın bu Sisifos ontolojisinde şeyler de kendi aynalarını yutmuş gibidir. İşte bu ironi de sanat komplosunun bir parçası olarak hiçliği değere peşkeş çekmekte, sanat nesnesine duygusal bir mal formu verilen değersizliktir. Başımıza musallat olmuş bu hiçliği, kendi sınırlarına kadar itmek, kendi parodisi ve kendi kusmuğu içinde maddileştirmek, kültüre kayıtsız Baudrillard’a, ilkelin konumundan bir selam çakmak, şimdi burada neye tercüme edilebilir? 

Gündelik gerçekliğe boyun eğdikçe, aşikar olanı göremeyiz. Kapitalizmin her şeyi metaya, tüm metaları da göstergeye dönüştürdüğü günümüzde hakikat, maskenin ardında saklı bir şey değil, maskenin kendisidir. Uygun mesafeden ve radikal bir paralakstan bakarsak, sistem bizden fazlası değildir, ama biz sistemden fazlasıyız. Bu komedi trajik bir mesaj içerir: Önemli olan mesafedir, arzu ilkesinin acı ilkesinden rol çalmasıdır, idealin mevcudiyetidir ve yaşamın ütopik karakteridir. Estetiğin ve etiğin arasındaki diyalektik gerilimde zuhur eden politik olandır. İktidarın sınırında ve utandıran bir mesafesizlikte her edim, politik bir varlık koşulu olur. 

Yaşadığımız toplum ve bu toplumun gerçekliği, göstergeler ve imgelerle sahneleniyorken, toplumsallaşmak da artık imge üretmek ve üretilmiş imgeleri tüketmekle sınırlı. Bu vasattan kaçış yolları da bir ölüm hattına dönüştüğünde, geriye kalan yaşam olanağı nedir? Ne isteyeceğimiz, ne arzulayacağımız daha baştan öğretildiyse, etik ve politik bir edimin olanağı nedir? Bir suç olarak neşet eden ve ait olunan simgesel topluluğun yasalarını ve sınırlarını ihlal eden her edim, faili radikal biçimde toplumsala yabancılaştırır. Edimin çekirdeğindeki bu yabancılaştırıcı etkisi, salt epistemolojik düzeyde durmayıp, ontolojik başkalaşmayı da üretir. Bu yönüyle de edim, eylemden ve gösteriden ayrılır. Beride bıraktığının koordinatlarını yeniden belirleyen bir öteye geçmedir bu. Bu düzlemde sanatı tüm diğer gösterge ve imgelerden ayıracak olan şey, toplumsala meydan okuma cüreti olsa gerek. Bu meydan okuma kipindeki varlık alanındaki zuhur ediş, toplumsalın temelindeki fantastik ve düşsel olanı açığa çıkarır. Gerçek ve fantezi arasındaki ontolojik paradoksu aşacak olan bir anomali ve ayarsızlık olarak sanat, geçekliğin en bayağı kurmaca olduğunu görünür kılar. Bu görüde, toplumsalın ve yaşamın şeyleşmiş imgesinde menfez açacak, müstehcen bir eklenti olabildiğince sanat adını hak eder. 

Sanat, toplumsal tahayyüle kattığı derinlikle beraber, mekana eklediği yeni bir uzam sayesinde, kişi mekanı terk etmeden toplumsaldan sapar ve göçebeye dönüşür. Bu bir olaydır. Kısa devre yaptıran, sürtünme yaratan, kekemeleştiren ve mevcut toplumsal bedende eksiltme yapan bir fazlalıktır. Özne ve yapıya dayalı anlamın aksine ve gösterenin yasası dışında bir yurtsuzluk ile artık kavram dışıdır da. Ne sözdür ne de nesne. Toplumsalın aşkın çözümlemesi, sanat nesnesine içkindir. Her sanat nesnesi ve edimi, kendi toplumsal ağını,üretim ve alılmama koşullarını aşan bir fazlalığa sahiptir. Sanatın pür değeri de bu fazladadır. Sanat, görünmeyen güçleri görünür kılar ve ancak yarattığı düşüncelerle değer kazanır. Bu düşünce, söylemin ve anlamın mantığına değil, duyumun mantığıyla çalıştığından, bilincin betimlenmesi ya da nesnenin temsilcisi de değildir. Daha çok, karanlığın içinden yıldızlara uluyan yaralı vahşinin katlanılmaz görüntüsüdür. 

Jacques Ranciere’nin Özgürleşen Seyirci adlı çalışması, görüntü olan metalar ile meta olan görüntülerin ensesti ve metastazı üzerine, ölçüsüzlük ve ayarsızlık ilkesiyle, politik olanla estetik olanın ilişkisini etik rehberliğinde kuran bir saldırı olarak okunabilir. 

Metanın iktidarını, gösterinin hükümranlığını ve iktidarın pornografisini aleni kılacak bir eylem-oluş, bağ oluş olanağı, ancak simgesel bir gösteriye dönüşmeden hedef aldığı tahakküm odakları karşısındaki eyleme nasıl katıldığında saklıdır. Çağın ruhunda, görünüşün imgesi ile gerçekliğin imgesi karşılaştığında, şüpheli duruma düşen gerçekliğin imgesidir. Sanatın işlevselliğiyle görüntünün dolaysızlığı arasındaki karşıtlığa angaje olmayan biçimler; saf biçim ve gerçeklik yüklü olay arasında, ikisine de teşne olmayan bir varlık kipi edinmeli sanat. “Görüntüde katlanılmaz olandan görüntünün katlanılmazlığına geçiş, politik sanatı etkileyen gerilimlerin tam ortasında durur.” diyen Ranciere, sanatsal olanla politik olan arasında, her hangi birini araçsallaştırmayan etik bir organ ekliyor varlık tarzımıza. “Bir sistemin gerçekliğini ifşa eden görüntülere bakma eylemi bile, sistemle baştan bir suç ortaklığı olarak görünür.” sözüyle de estetik, politika ve etik arasındaki ilişki tarzının ne denli büyük sapmalara neden olabileceğini ima ediyor. “Sanatın görüntüleri, savaşmak için cephane vermez!” demekle de her yükün kendi taşıyıcısı olduğunu, her anlamın kendi formu olduğunu düşündürüyor. 

Bireylere ve guruplara belli bir tipte mekan ve zaman, belli bir var olma tarzı, görme ve söyleme biçimi, tahsis ederek, emre ve itaate, belirli bir toplumsallığa ve özel hayata kaptan mevcudiyetin apaçıklığını pusuya düşüren, sabote eden çatlaktır politik olan. Sanatın politikliği de ancak böylesi bir uyuşmazlık olduğunca, mevcudiyeti sarsan bir çarpışma olabildiğince olasıdır. Nesnenin, olayın ve durumun bilgisi değil, duruma uygun olmayan bedenleri, ilişkileri, tutku ve heyecanları edinebilmektedir mesele. 

Seyirci olmak, bilme yeteneği ve eyleme kudretinden koparır. Platon’un mağara metaforundaki, gölgeleri seyre zincirlenmiş insanların ontolojisinden farklı değildir seyircinin varlık kipi. O görüntülerde kölelikten kurtuluş hikmeti aradıkça mağaradakiler, köleliklerine daha da gömülürler. Tersine dönmüş dünyada, doğru bir yanlışlık anı/uğrağıysa, terse çevirmenin bilgisi de ters duran dünyaya aittir. Öyleyse mümkün olanın yeni bir haritasını çizmek, manzarayı uçuruma çevirmek zamanıdır. Mevcudiyetin birliği ve tümlüğünü, görünür olanın apaçıklığını yıkacak bir uyuşmazlık, uygunsuz bir yarsızlıkla. 

Görüşün hükümranlığında gösteri, seyirciyi benlikten dışarıda bırakır, var olmak daralarak bakışa sıkışır. Yoksun kaldığı eylemi seyreden seyirci, var olduğuna inandığı, görünüşlerin ardında saklı gerçeği ararken, görünüşlerin üretimine katılır. “Eleştirel sanat, politik etkisinin estetik uzaklıktan, mesafeden geçtiğini bilen sanattır. Bir durumun bilinmesinin onu değiştirme arzusunu harekete geçireceği kesin değildir.” sözleriyle Ranciere bizi bu kapma aygıtından uzak tutmak ister gibidir. 

Eleştirel geleneğin formları, içeriği ve yöntemlerinden kopan muhalif sanatçı, görüntülerin teşhirinde saklanan sırrı ifşası için, yoksulluk ontolojisi ile ifade edilen gerçeklik tanımlarıyla kısa devre yaptıracak, başka akışların ve oluşların formunu yaratmakla yükümlüdür. Çılgın tüketim çöplüğünün altında kalmış yaşamın fantazmagorik resmini ve tahakküm yasasını aynı düzlemde resmederek ulaşabilir bu forma. 

Sınıfın/emeğin toplumsal eleştirisinden kapitalizmin sanatsal eleştirisine sığınan solda, kendi güçsüzlüğünden beslenen melankoli ve ironi musallat olmuştur. Tüm yıkıcı/yaratıcı arzuların, akışların pazarın yasalarına boyun eğdiğini, arzularının gölgesi olmuş bireylerin sultası, piyasanın diğer adı olarak demokrasi, piyasanın fallik hali, serbest seçim ve sınırsız tüketimin bireyci fanatizmi yas tutma, keder ve hüzün için ne zaman ne de alan bırakıyor. Toplumsal bedenin hiyerarşisinde, kimliği tanımlayan hissetme, görme ve söyleme biçimlerinde uygunsuzluk yaratma zamanındayız.


İzlenme Sayısı:2174

  • PAYLAŞ